Güncel Teknoloji sitemize hoş geldiniz. Sitemizden tam anlamıyla faydalanmak için giriş yapabilir veya ücretsiz üye olabilirsiniz.

Tamah-kâr… Günah-kâr… Bir de ölenleri suçlar!

Konu, 'Beğenilen Köşe Yazıları' kısmında tambjk tarafından paylaşıldı.

  1. tambjk

    tambjk Misafir

    Kayıt:
    9 Mayıs 2014
    Mesajlar:
    1.922
    Beğenilen Mesajları:
    158
    Tamah-kâr… Günah-kâr… Bir de ölenleri suçlar!

    Tam 2 yıl önceydi…

    Susurluk’tan beş depo mühimmat Afyon’a getirilmişti.

    Yakında teftiş vardı.

    Komutan hepsinin iki depoya sığdırılmasını emretti.

    Mühimmat uzmanı Astsubay Bedri Nayim, “Gece yarısı, çoğu acemi erlerle bunun yanlış olduğunu” söyledi.

    Komutan ısrar etti. Astsubay “yazılı emir” istedi. “Oda hapsi” dendi.

    İki astsubay, 23 asker, kamyon farıyla bomba taşıyıp depoya istiflemeye zorlandı.

    Sonra…

    25 aile, evlatlarıyla, eşleriyle, kardeşleriyle, babalarıyla, nişanlılarıyla birlikte paramparça oldu.

    20 bin el bombası 20 kilometreye…

    Paramparça askerlerin dokuları 6 kilometreye yayıldı.

    O kadar çok istifleme olmuştu ki, duvar bile içeriye çökememişti.

    Öyle şiddetliydi ki, kolonların, zeminin yeri bile değişmişti.

    Öyle yakıcıydı ki, sıcaklık 3-4 bin dereceye yükselmiş, yorgun ama güçlü bedenleri bile bir çırpıda eritmişti.

    İşte o evlatlar 6 kilometreden kazındı.

    Şöyle düşünün:

    6 kilometre boyunca evladınızdan bir doku arıyorsunuz; bir dişi, bir kılı, bir parça deriyi, fırlamış bir kemiği, bir kumaşı, bir tırnağı, kömürden bir cesedi…

    Evladınızın DNA’sını arıyorsunuz…

    Onun mezarına yanlışlıkla tertibi gömülmesin diye!

    O yanlışlıkla tertibinin kabrine konmasın diye!

    Şöyle düşünün:

    (Askeri bilirkişiye göre) 3-4 bin derece bir sıcaklıkta eridi evladınız…

    20 bin bombayla paramparça dağıldı 6 kilometreye…

    Paşa keyifleri, mantıksız emirleri yerine gelsin diye kimi komutanın.

    Ve evladınız paramparça, toprak altında iken…

    Emir-komuta zincirinin alttakileri 6 kilometreden kazınmışken; emir sahipleri serbest ve görevde…

    Ve şöyle düşünün:

    Yüreğinizde 3-4 bin derece sıcaklık…

    İçinizde acı, gözünüzde son hali…

    Burnunuzda evladınızın kokusu, elinizde son dokusu…

    Bir de siz yargılanıyorsunuz; mahkemeye hakaretten.

    Yetmiyor.

    Ölü astsubaylar “esas komutanmış” gibi patlamadan sorumlu tutuluyor…

    Ki ölüler kendi ölümlerinden suçlu bulunsun…

    Ki suçluların kendilerini infazı makul bulunsun…

    Ki komutanların terfiine, siciline halel gelmesin!



    ***



    Hemen ondan 6 ay, bugünden 2.5 yıl önce.

    Van’da depremden canlı çıkabilmiş bir işçi; kocanız, kardeşiniz, evladınız.

    Ekmek İstanbul’da bir AVM inşaatının ağzında.

    Cilalı AVM yapanlar, işçilere naylon çadır münasip görmüş.

    Tek çıkışlı Sahra çadırı.

    Dışarıdaki fazla sünger yatakların da içeriye istiflenmesi emredilmiş.

    Mart soğuk hala, içeride elektrikli ısıtıcı; ekli, bantlı, açık kablolar.

    Sonra…

    Çadırın gecesine bir canavar gibi saldırıp naylonla birlikte 11 işçiyi eriten alevler.

    Yetkililerden sözler, laflar, boş laflar.

    Babası naylon çadırda eridikten sonra doğan bebek, mahkeme koridorlarında emzirilerek, hiç görmediği babasının mezar taşını öperek, iki yaşında.

    Şöyle düşünün:

    Eriyen sizin kocanız, evladınız, kardeşiniz.

    Ve mahkemede bilirkişi raporu diyor ki…

    Sünger yatakları tek çıkış kapısına istifledikleri için… Sahra çadırının yabancısı olmadıkları için… Maktuller de kendi ölümlerinde kusurludur!

    Ki kurbanlar kendi ölümlerinin celladı sayılsın!



    ***



    Özellikle 2007-2008.

    Tersanelerde işçi ölümleri katliama dönüşmüş.

    Aşırı sipariş, aşırı çalıştırma, aşırı taşeronlaşma, aşırı kâr hırsı.

    Neredeyse her gün yazıyorum.

    Tersanecilerin başı, Oda Başkanı, “Ölebileceklerini bilmeliler. Burası tekstil atölyesi değil” diyor, kibirle.

    Yıllar sonra, başbakanı ile kısık sesle tapesi çıktığında ise çok kibar; Başbakan’ın bitmiş bir askeri ihalenin bozulup ona verileceğini duyurmasıyla kendinden geçiyor.

    O sıra da kendi tersanesinde üç ölü işçi daha yatarken!

    Zaten gülüm, “Tekstil atölyesi” de öyle çiçek desenli, pamuk gibi kumaştan değil.

    Misal Bursa’da bir atölyede, hava almaya çıkıp işi aksatmasınlar diye, gece mesaisinde içeri kilitlenen 5 kadın işçi alev alev yanıyor.

    İstanbul’da, sel götürürken zorla çalıştırılmak için servis aracına yüklenen tekstil işçisi kadınlar boğuluyor.

    Fakat işte, işçileri sorumlu tutuyor tersane patronu; para ve nüfuz gücüyle.

    Çünkü, çünkü…

    Ölümlerin hesabını ona sorması gereken İş Güvenliği Müdürü, hükümetin sabit sermayesi, 6-7 yılında 6-7 bin ölümü izlemiş Efendi de patronlardan yana, ölü işçilere vura vura demiş ki:

    “Tersanelerde ölüm fazla değil. Madenlere bakın. Tersane işçileri köylü. Toprağa basmaya alışmış. Yukarı çıkınca düşüyor.”

    Devleti ve kolladığı sermayesi böyle vicdan dolu işte.

    O işçiler sadece yukarıya çıkınca değil; efendiler filika denesin diye bir sandal dolusu işçi denize fırlatıldığında da boğuluyorlar.



    ***



    Bunca cinayetin orta yerinde, hiç utanmadan, sıkılmadan… bak, günahtan ve Allah’tan da korkmadan neden böyle konuşuyorlar?

    Kutuları, kasaları, sıfırları halel görmesin…

    İşçiler kendi ölümlerinin kusurlusu, kendi kurban edilişlerinin celladı, kendi maktullüklerinin katili, kendi ölümlerinin yap satçısı sayılsın diye.

    Çünkü tamah arsızlığı, günah korkusunun bile önüne geçmiş işte!



    ***



    Şimdi de Rezidans Beyi ne dedi?

    “O saatte çalışma yoktu. İşçiler hazırlık için çıkmış. Sektörde olur böyle vakalar. Bedelinin ödetilmesinin takipçisi olacağız. Tedbirler alınıyor ama çalışanların aynı hassasiyeti göstermediğini biliyoruz.”

    Sanki bedeli başkası ödemeliymiş, sanki kendi ölümlerinin sorumlusu yine işçilermiş gibi.



    ***



    Yani iki gözüm…

    301’i birden, o çok övülen madene gömülenler…

    3-4 bin derecede kavrulup parçaları 6 kilometreye dağılanlar…

    Naylon çadırda eritilenler…

    Kepenkleri indirilmiş ekmek fırınında sıkışıp alevlerle kavrulanlar…

    Atölyeye kilitlenen işçi kadınlar…

    Filikayla ölüme atılanlar…

    15’inci kattan, 32’inci kattan betona çakılanlar suçlu!

    Çünkü efendiler işçilerden de iyi biliyor ki, bu esasında sınıf savaşıdır…

    Ve sermaye lejyonlarının devletlu, hisseli, borsalı, kasalı, kibirli komutanları; işçilerin maruz kaldığı katliamlar için bile işçileri suçlarlar!



    ***



    Ama siz yine de bir düşünün:

    Evladınız o cephanelikte…

    Kocanız o çadırda…

    Nişanlınız o madende…

    Babanız o filikada…

    Kardeşiniz o asansörde diye!

    Tamah-kâr… Günah-kâr… Bir de ölenleri suçlar! - Haberturk.com
     

Sayfayı Paylaş