Güncel Teknoloji sitemize hoş geldiniz. Sitemizden tam anlamıyla faydalanmak için giriş yapabilir veya ücretsiz üye olabilirsiniz.

Çok saygıdeğer bir milletin ülkesi: Vietnam

Konu, 'Dünya Gündemi' kısmında tambjk tarafından paylaşıldı.

  1. tambjk

    tambjk Misafir

    Kayıt:
    9 Mayıs 2014
    Mesajlar:
    1.922
    Beğenilen Mesajları:
    158
    Çok saygıdeğer bir milletin ülkesi: Vietnam



    [​IMG]

    KÜBA gezimizin ardından Vietnam’dayız.

    Benden duymuş olmayın ama işin aslı, Vietnam’a Küba’dan önce gittim, ama önce Küba’yı yazayım, Vietnam’ı sonra yazarım diye düşündüğüm için sizleri önce Küba’ya götürdüm. Ve şimdi sıra geldi Vietnam’a ve mütemmim cüzü sayabileceğimiz Kamboçya’ya, toptan adıyla Fransızların meşhur “Indochine”inin bu iki önemli ülkesine.

    Allah biliyor ya, dünyada gitmediğim görmediğim pek az ülke oldu, pek çok halkla tanıştım. Vietnam halkı kadar “saygıyı hak eden”, “muazzam”diyebileceğim bir halkla pek tanışmadım.

    Niyesini anlatacağım sizlere. Ve eminim ki, sizler de bu “kahraman” millete çok saygı duyacaksınız. Tabii Vietnam’ı anlamak için biraz da tarihini anlamak, bilmek lazım.

    O yüzden çok da canınızı sıkmadan biraz Vietnam tarihi anlatmak istiyorum. Vietnam’ın son 130 senesi, özgürlük için bitmeyen bir savaşla geçmiş.

    FRANSIZLAR HİNDİÇİN’E TEBELLEŞ

    Avrupalı sömürgecilerin Asya ve özellikle Güney Asya’da sömürgeler kurmaya başladığı dönemde, Fransızların payına bugün Vietnam’ı da içine alan ve Laos, Tayland’dan oluşan bölge düşmüş.

    Çin’in güneyinde yer alan bu bölgeye Fransızlar “Indochine” demişler ya da Türkçe’siyle “Hindiçin”.

    Fransızlar, 18. yüzyıldan itibaren tebelleş oldukları bölgede 1862 yılında Saygon merkezli ciddi bir hâkimiyet kurmuşlar ve 1884 yılında tüm bölgeyi hâkimiyetleri altına almışlar. Yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle Hindiçin bölgesi, Fransızlar için çok önemli hale gelmiş. Bir yandan ekonomik, bir yandan kültürel dört koldan bölgeyi sarmışlar. Öyle ki, bugün kullanılan alfabe bile Fransız icadı ve Latin alfabesinin birtakım işaretlerle yerel dile uygun hale getirilmişi.

    İLK SAVAŞ FRANSIZLARA KARŞI

    Fransızların bölgeye el koymasının ardından 1890’da bölgede ilk “sömürge karşıtı” hareketler başlamış. Bölge halkı, Fransızlara karşı direnişe geçmiş. Fransızlar ise lejyon birlikleriyle bu direnişi bastırmaya çalışmışlar. Bu durum 2. Dünya Savaşı’na kadar sürmüş. Ardından Japonlar bölgeyi işgal etmişler ve tam o dönemde 1941 yılında “Viet Minh” kurulmuş.

    Viet Minh, Komünist Milliyetçi Özgürlük Hareketi. Başında ise Ho Chi Minh var.

    Yanlış anlamayın, Ho Chi Minh harekete adını vermemiş.

    Kendi adını hareketten almış.

    Ho Chi Minh önderliğindeki Viet Minh, hem Fransız sömürgeciliğine, hem de Japon işgaline karşı çok ciddi bir gerilla savaşı vermeye başlamış.

    Japonya’nın savaşta yenilip bölgeden çekilmesinden sonra Viet Minh ile Fransızlar baş başa kalmışlar ve en sonunda 1954 yılında Fransa, ülkenin önemli bir bölümünü Viet Minh’e bırakıp ülkenin güneyinde kalmayı kabul etmiş.

    Ülke ikiye bölünmüş, 17. paralelin üzerinde, Vietnam’ın kuzeyinde başkenti Hanoi olan Vietnam Demokratik Cumhuriyeti kurulmuş.

    Güney ise Saygon’un başkent olduğu monarşik meşrutiyetle yönetilen bir devlet haline gelmiş. Ancak Vietnamlılar ülkenin ikiye bölünmesinden pek de memnun kalmamışlar. Fransa’nın kontrolü altında kalan Güney Vietnam’da hızlıca bir halk hareketi örgütlenmiş. Vietkong adını alan bu hareket işte Amerika’ya dünyayı dar ve Amerikayı dünyaya rezil eden hareket olmuş.

    VE AMERİKA BOYUNUN ÖLÇÜSÜNÜ ALMAYA GELİYOR

    Vietkong da pek çok özgürlük hareketi gibi önce kendi halkına saldırmış. Güney Vietnam ve Fransa ile işbirliği yapan zengin çiftçileri ve toprak sahiplerini hedef alarak kimine göre 50 bin, kimine göre 170 bin kişiyi öldürmüş.

    1960 yılında Sovyetler Birliği, Kuzey Vietnam tarafından zaten desteklenen Vietkong’a destek kararı alınca ve Fransa’nın lejyon birlikleriyle sürdürdüğü savaşı sürdürecek takati kalmayınca “komünist tehlikeye karşı” ABD duruma müdahil olmuş ve 1963 yılında Vietnam’da tam anlamıyla taraf haline gelerek Vietkong’a karşı savaşmaya başlamış.

    58 BİN AMERİKALI, 3.5 MİLYON VİETNAMLI ÖLMÜŞ

    Ancak Vietkong müthiş bir direniş sergileyince ABD o güne kadar görülmemiş bir denizaşırı savaşın tarafı haline gelerek 1965 yılında Vietnam’daki asker sayısını 500 bine çıkarmış.

    Savaşın resmen sona erdiği 1972 yılına kadar ABD bölgede 3000 hava aracı, on binlerce kara aracı ve 58 bin asker kaybetmiş. Bunun katbekat üzerinde yaralı ve sakatla sonunda Vietnam Savaşı’nı bitirmek zorunda kalmış ve poposuna bakarak ülkesine dönmüş. Tabii tüm bu süreç içinde Vietnam ve Kamboçya’nın kaybı en az 3.5 milyon kişi olarak hesaplanıyor.

    Bu savaşın detaylarını, savaşın en önemli cephelerinden biri olan Cu Chi tünellerini gezerken anlatacağım. ABD’nin çekilmesinden sonra iki ülkenin yeniden birleşmesi için görüşmeler başlamış ve 1975 yılında varılan uzlaşmayla 1976 yılının başında iki ülke yeniden Vietnem olarak birleşmiş. Kuzey Vietnam’ın başkenti Hanoi, şimdi tek başkent.

    Fransızların meşhur Saygon’u ise artık Ho Chi Minhville olarak ülkenin en büyük kenti. İşte biz de hep beraber yapacağımız Vietnam gezimize, hâlâ herkesin Saygon dediği resmen Ho Chi Minhville olan yerden başlayacağız.

    THY İLE DİREKT

    Ho Chi Minhville’e ulaşmak gayet kolay.

    Sağolsun THY kente direkt uçuyor. Direkt dediysem, önce Bangkok’a iniyor ama sizin uçaktan inmenize gerek yok. 1 saat kadar uçakta oturup Ho Chi Minhville’e devam ediyorsunuz. Uçuş süresi, bekleme dahil yaklaşık 13 saat.

    Gayet düzgün bir havalimanından Saygon’a, dolayısıyla Vietnam’a giriş yapıyoruz. Gümrükte hiçbir sorunla karşılaşmıyoruz. Saygon, Vietnam’ın en büyük kenti. Nüfusu 20 milyon diyorlar ama daha fazla olması muhtemel. Kent büyük göç alıyor. Savaşın bitmesinden bu yana nüfusunu hemen hemen 30’a katlamış. Havalimanından kente doğru ilerlerken önce kenar mahallelerden geçiyoruz, ardından görüntü düzelmeye başlıyor ve giderek şıklaşıyor.

    MOTOSİKLET NEHRİ

    Bu arada yol boyunca içinde bulunduğumuz aracın çevresinde yüz binlerce motosiklet. Hiç durmaksızın ilerliyorlar. Rehberimize, “Bu nasıl trafik. Bu kadar motosiklet nasıl hiç kaza yapmadan gidiyor?” diye soruyorum.

    “Biz ona trafik demiyoruz. O motosikletler sıvı gibi yolda akıyorlar” diyor. Bu akan motosiklet seli arasında kent merkezine doğru ilerliyoruz.

    [​IMG]

    Vietnam’a gitmeden önce Saygon’daki otel tercihim Caravelle Hotel.

    Savaş boyunca dünya medyası orada konuşlanmış ve Vietnam’dan kaçan son Amerikalıların son helikoptere bindiği Saygon’daki CIA binası da tam otelin karşısında o zamanlar. Bu yüzden Caravelle’de kalmak istiyorum.

    [​IMG]

    FRANSIZLAR, İTALYANLARLA GELMİŞ

    Caravelle Hotel’e doğru ilerlerken gözlerime inanamıyorum. Şehrin merkezinde, bizim Nişantaşı diyebileceğimiz bir bölgeye giriyoruz. Sağda Hermes mağazası, karşısında Salvatore Ferragamo, yanında Prada, hemen çaprazında Louis Vuitton ve aklınıza gelebilecek tüm markalar.

    Fransa ülkeden atılmıştı hani?

    İtalyanları da alarak geri dönmüşler gibi bir hal var. Fransızlardan kalan ve fotoğraflardan hatırladığımız kolonyal eski binaların arasından pıtrak gibi gökdelenler yükseliyor. Yollar ışıl ışıl. Çin yılbaşısını karşılamaya hazırlanıyorlar. Otelimize yerleştiğimizde ilk hayal kırıklığı...

    Otel şahane ama benim manzaram kapalı. Görmeyi hayal ettiğim eski CIA merkez binası ile otelimiz arasında dev bir gökdelen yükseliyor. Son helikopterin kalktığı yeri aynı açıdan fotoğraflayamayacağım için üzülüyorum. Bavulları bile açmadan kendimizi Saygon sokaklarına atıyoruz.

    Müthiş bir Doğu-Batı karması. Her tarafta şahane lokantalar, her biri sanat eseri elişlerinin satıldığı küçüklü büyüklü mağazalar, capcanlı, dinamik bir kent. Onlarca çok şık, çok güzel otel görüyoruz.

    Saat gece yarısına yaklaşırken motosikletlerin “akışı” sürüyor. Ho Chi Minhville’de hayat durmuyor.

    Şehir süper güvenli. Turistler gayet sakin ve kendinden emin dolaşıyorlar. Mekong’un bir kolu olan Saygon Nehri’nin kıyısına kadar yürüyoruz.

    Eşim ve kızım çok mutlu. “İyi ki gelmişiz” diyoruz.

    [​IMG]

    FİLM GİBİ BAR

    Yolda çok güzel bir bar görüyoruz. Adı “Apocalypse Now”. Vietnam Savaşı’nı anlatan en şahane filmlerden biri, barın adı olmuş.

    İçerisi hayli kalabalık ama kızımızla bara girmek istemiyoruz. Otelimizin hemen arkasında Saygon’un meşhur postane binası var. Eiffel’in de mimarı olanGustave Eiffel’in yaptığı bir bina. Sarı, çok hoş. Ertesi gün ilk gezeceğimiz yer. Yarın hep beraber, heyecan verici ve karmaşık Saygon’u gezeceğiz.

    Çok saygıdeğer bir milletin ülkesi: Vietnam
     
  2. tambjk

    tambjk Misafir

    Kayıt:
    9 Mayıs 2014
    Mesajlar:
    1.922
    Beğenilen Mesajları:
    158
    Amerika'yı dize getiren tüneller: Cu Chi


    [​IMG]

    “Amerikan askerlerini delirten Vietkong gerillaları, uzunluğu 200 kilometreyi bulan yeraltı tünellerinde yaşamış, cepheden cepheye bu tünellerle ulaşmış ve baskın yaptıktan sonra bu tünellerde gözden kaybolmuşlar. Tünelleri dışarıdan görmek imkânsız. Girişleri yapraklarla örtülü. Havalandırma bacaları, karınca yuvalarının içine gizlenmiş. İçine su basmasına karşılık baraj sistemleri oluşturulmuş. Gaz verilmesine karşılık katmanlara bölünmüş.”

    Hadi hazırlanın, bugün 20 küsur milyonluk kent Ho Chi Minhville’i, yani Saygon’u gezeceğiz. İlk durak, otelimize 100 metre mesafedeki postane binası. Dün de dediğim gibi mimarı Gustave Eiffel. Eiffel Kulesi’ne pek benzemese de aynı mimarın elinden çıkmış.

    Hanoi’ye vardığımızda çok daha fazlasını göreceğimiz, Fransız sömürge mimarisinin Saygon’daki en güzel örneklerinden biri. Yüz küsur yaşındaki bina hâlâ postane olarak kullanılıyor ve içi de dışı da pırıl pırıl.

    Onun hemen karşısında bir Katolik kilisesi var. Anladığım kadarıyla pek revaçta değil. Kilisede öyle aman aman görülecek bir şey yok. İstanbul’da çok daha güzel onlarca kilise var. Kiliseyle postanenin baktığı meydandaki Meryem Ana Heykeli ise ilginç. Bana Rio’daki İsa heykelini hatırlatıyor nedense.

    BUDİST ZİKRİ

    Ardından kentte pek bol olan Budist tapınaklarından birini geziyoruz. Evlerin, apartmanların arasında sıkışıp kalmış.

    Biz girdiğimizde üst katında dua okuyorlardı. Budist tapınağında olduğunuzu bilmeseniz, uzaktan gelen tınısı sanki birileri zikir yapıyormuş gibiydi. Tapınağın bahçesindeki havuzda yüzlerce su kaplumbağası ve bölgeye has sazan balıklarının bulunduğu havuzlar var. Bahçede irili ufaklı banyan ağaçları göğe doğru yükseliyor. Tapınağın içinde ise sunaklar yiyecek dolu. Bereket getirsin diye her gün yemek bırakılıyor. Bu yemekler daha sonra rahipler ve çevredeki fakir fukara tarafından tüketiliyor.

    Kızım, avludaki kuş satıcısı kadından minik bülbüller alıp serbest bırakıyor. Her biri 1 dolar kuşların.

    Sonunda isyan ediyorum, “Zeynep, sen salıyorsun onlar yakalıyor. Yine satıyor”diyorum.

    “Olsun, kısa bir süre için bile olsa özgür oluyorlar. Hem belki bazıları yakalanmamayı başarıyordur. Onların özgürlüğü, senin birkaç dolarından daha değerli” diyor. Daha güzel tapınaklar ve pagodalar gezeceğimiz için bu tapınağı burada daha fazla anlatmaya gerek yok.

    PAZARA GEL PAZARA

    Daha sonra “gece pazarı” denilen bir alışveriş bölgesine gidiyoruz. Vakit öğlen ama olsun. Zaten gece pazarı tanımı da doğru değil. Gittiğimiz yer aslında bir “çarşı”.

    Tek katlı, üzeri kapalı, bir büyük ambar gibi. Gece pazarı tanımı ise gece bu pazar kapanınca çevresinin işportacılar tarafından doldurulmasından geliyor. İçeride küçük küçük tezgâhlarda envai çeşit ürün satılıyor. Giyim kuşam, züccaciye, ev eşyası, küçük hediyelikler, sözde antikalar, gerçek antikalar çarşının yarısını kaplıyor. Diğer yarısı ise baharatçılar, ki kokularından yanlarına yaklaşmak mümkün değil.

    Kasaplar ki onların kokusu da pek bir fena ve Vietnam işi fast food diyebileceğimiz yerel yemeklerin satıldığı bir bölüm. Benim yerel yemeklerin tadına bakma isteğim rehberimiz tarafından engelleniyor, “Aman, yolculuğun gerisi zehir olmasın. Öğlen zaten yerel yemek yiyeceğiz ama burada yemeyin”diyor.

    Ben de kendisine Nepal’de sokakta kaynatılan mantıları yediğimi ve yatılı okuldan ötürü midemin her türlü yiyeceğe bağışıklığı olduğunu söylüyorum.

    “Yine de burada test etmeyin midenizi” diyor. Bunun üzerine hemen çarşının karşısındaki “çakma Starbucks”a gidip birer kahve almayı tercih ediyoruz.

    YEMEKLER MUHTEŞEM

    Öğle yemeğimiz çok şık bir lokantada. Vietnam yemekleri gerçekten nefis. Lokanta da fena değil. Şık değil belki ama tertemiz. Servis hızlı. Yemekler lezzetli. Kızım ise çok mutlu, bol bol vejetaryen seçenek var.

    Lokantaya girer girmez eşim hemen Instagram’a girip gün boyu çektiği fotoğraflardan bazılarını koymaya başlıyor. Vietnam’ın ilginç yönlerinden biri, süper bir internet altyapısına sahip olması. Otellerden restoranlara, en küçük kafelere kadar her yerde “ücretsiz” wifi hizmeti var. Hem de süper hızlı bir internet. 1 dolarlık kahve bile içseniz, internet kullanımı bedava. Kısıtlama falan da yok.

    Dolar deyip duruyorum ama aslında Vietnam’ın para birimi dong. Kur her gün değişmekle birlikte yaklaşık olarak 21 bin dong, 1 dolar ediyor.

    Yani 10 bin dong da 1 TL gibi.

    SAYGON, İSTANBUL GİBİ

    Saygon biraz İstanbul gibi. Müthiş bir göç almış ve almaya devam ediyor. Şehir merkezinin nüfusu 10 milyon civarı. Çevresiyle beraber 20 milyonun biraz üzerinde. Birleşmiş Milletler’in hesaplamalarına göre 10 yıl içinde Ho Chi Minhville’in, yani Saygon’un nüfusu en az ikiye katlanacak. Vietnam’ın toplam nüfusu ise 92 milyon.

    Saygon’da bir sonraki durağımız, güneydoğusundaki Cu Chi tünelleri. Yani Vietnam Savaşı’nın en önemli cephelerinden, kilit noktalarından biri.

    [​IMG]

    200 KİLOMETRELİK TÜNEL

    Saygon’dan yaklaşık 1 saatlik karayoluyla ulaşılan ve savaşın en kanlı yerlerinden biri olan bu ormanlık alan, şimdi çok sakin. Yüz binlerce kişinin orada can verdiğini hayal etmek çok zor. Tarihin en önemli gerilla savaşlarından biri burada cereyan etmiş. Amerikan askerlerini delirten yer de işte tam burası.

    Çünkü Amerikan askerleri “göremedikleri” bir düşmanla savaşmışlar. Çünkü Vietkong askerleri, uzunluğu 200 kilometreyi bulan yeraltı tünellerinde yaşamış, cepheden cepheye bu tünellerle ulaşmış ve baskınlarını yaptıktan sonra yine bu tünellerde gözden kaybolmuşlar.

    AVRASYA TÜNELİ DEĞİL

    Tünel dediysem, aklınıza Avrasya tüneli gelmesin. Vietkong’a Japon kredisi verilmediği için tüneller de elle kazılarak ne kadar olursa o kadar.

    Biraz köstebek tüneli gibi. Ufak tefek ince yapılı birinin anca sığacağı kadar.

    Gezdiğimiz tünellerden birine girmek istedim, girişinden sığmam bile mümkün olmadı. Yüz binlerce Vietkong gerillası, benim giremediğim bu tünellerde yıllarca savaşmışlar. Tünelleri dışarıdan görmek imkânsız. Girişleri yapraklarla örtülü. Havalandırma bacaları, karınca yuvalarının içine gizlenmiş.

    İçine su basılmasına karşılık baraj sistemleri oluşturulmuş. Gaz verilmesine karşılık katmanlara bölünmüş.

    Bir dönem Amerikan ordusu, gönüllülerden oluşan bir “Tünel Faresi” birliği kurmuş.

    100 kişilik ufak tefek askerlerden kurulu bu birlik tünellere girip Vietkong’u orada imha etmek istemiş, ama tünele giren Amerikalı askerler kısa sürede kafayı yediği için bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmış.

    ÜÇ KATLI

    [​IMG]Tüneller üç katmandan oluşuyor. İlk katman yerin 3, ikinci katman 6, üçüncü katman ise 8 metre altında.

    Arada 1.5 metre yüksekliğinde, 3 metreye 4 metre büyüklüğünde odalar var. Buralar mutfak, yatakhane ve atölye olarak kullanılmış. Amerikan uçaklarından atılan bombaların patlamayanları bu atölyelerde mayın haline getirilmiş. Üniformalar burada dikilmiş. Bubi tuzaklarının malzemeleri burada üretilmiş.

    Kadınlı erkekli binlerce Vietkonglu bu tünelleri kullanmış. Ağır bombardıman uçakları bu tünelleri sürekli bombalamışlar, ama kesin bir sonuç elde edememişler. Bu arada yüzeyde de tüneller arasında bubi tuzakları kurmuş Vietkonglular.

    Basit tuzaklar, ama çok işe yaramış ve Amerikan ordusunun en fazla kayıp verdiği yer bu bölge olmuş. İşte bu tarihi bölgeyi geziyoruz uzun uzun. Çok etkileyici. Filmlerin de etkisiyle oralarda yaşananlar gözünüzde çok canlı ve kanlı canlanıyor. Benim giremediğim tünellere kızım giriyor. 100 metre kadar ileride bir yerden çıkıyor.

    SAVAŞ GANİMETİ POLİGONU

    Tünel gezimizin sonuna yaklaşırken birden silah sesleri duyuyoruz. “Ulan galiba Amerikalılar geri geldi” diyorum. Rehberimiz gülüyor. Cu Chi’de bir poligon kurmuş Vietnamlılar. Savaştan kalma silahlarla burada atış yapabiliyorsunuz. 10 AK 47, yani Kalaşnikof mermisi 8 dolar. 10 M16 mermisi 5 dolar. Her ikisini de deniyorum. Kalaşnikof çok daha iyi bir silah.

    Poligonda atış yaptıran adam da doğruluyor bu fikrimi. “Biz onunla kazandık zaten” diyor. Benim silahla ateş etmem, aile içinde tepkiyle karşılanıyor.

    CASHEW NUT AĞACI

    Cu Chi’de kocaman ağaçlar ve uçlarında sallanan kocaman meyveler görüyorum. “Bunlar ne?” diye rehberimize soruyorum.

    “Cashew nut” diyor.

    Allah Allah. Ben cashew nut’ı yerfıstığı gibi bir şey zannederdim. “Nasıl yani?”diyorum.

    Meğer cashew bir ağaç. Üzerindeki meyvenin ucundan çıkan minik şey ise cashew nut’mış. “Pahalı derdim, meğer ucuzmuş” diyorum kendi kendime. Koca ağaçtan kaç nut çıkar ki!

    Akşam saatlerinde yeniden Saygon’a dönüyoruz. Akşam yemeği yine bir Vietnam lokantasında. Lokanta son derece şık ve güzel. Yemekler ise harika.

    Mönüdeki her şeyin tadına bakmak istiyor insan. Restoranda da, otelde de internet bedava. İnternete girip Türkiye’de ne olup bittiğini öğrenmek istiyorum.

    Sonra hemen vazgeçiyorum. Öğreneceğim de ne olacak! Hep aynı teraneler. Hep aynı konuşanlar, hep aynı konuşmalar.

    “Boşver Fatih” diyorum.

    En iyisi yatmak. Ertesi gün başkent Hanoi’ye uçacağız erkenden. Kimilerine göre Saygon daha güzel, kimilerine göreyse Hanoi. Yarın hep beraber göreceğiz.

    Amerika'yı dize getiren tüneller: Cu Chi
     
  3. tambjk

    tambjk Misafir

    Kayıt:
    9 Mayıs 2014
    Mesajlar:
    1.922
    Beğenilen Mesajları:
    158
    Vietnamlılar da Türkler gibi, asker millet havası var üzerlerinde




    [​IMG]

    Vietnam’da sokakta dolaşırken, dünyanın hiçbir yerinde görmeyeceğiniz kadar özürlü insan görüyorsunuz. Özürlü derken, öyle her yerde gördüğümüz özürlüler gibi değil. Uzuv eksiklikleri, gelişmemiş kollar ve bacaklar, eksik iç ve dış organlar. Bunca özürlü Vietnamlının nedeni ABD. ABD, atom bombası dışında her türlü silahı deniyor Vietnam’da

    BAŞKENT Hanoi’ye doğru yola çıkacağız birazdan ama öncesinde biraz daha Vietnam Savaşı’na dönmek, Amerika’nın “yediği haltları” eşelemek istiyorum. Dün size Cu Chi tünellerini anlattım ya, Amerikan askerlerine dünyayı dar eden savaşçıların tünellerini. Vietkong’un bir yeraltında, bir yerüstünde görünen hayalet savaşçıları karşısında çaresiz kalan ABD ordusunun Vietnam’da insanlık tarihinin en büyük ayıplarından birine nasıl imza attığını da anlatayım size.

    AMERİKA’NIN İNSANLIK AYIBI: AGENT ORANGE

    [​IMG]Vietnam’da sokakta dolaşırken, dünyanın hiçbir yerinde görmeyeceğiniz kadar özürlü insan görüyorsunuz. Özürlü derken, öyle her yerde gördüğümüz özürlüler gibi değil. Uzuv eksiklikleri, gelişmemiş kollar ve bacaklar, eksik iç ve dış organlar. Bunca özürlü Vietnamlının nedeni ABD. Gerilla savaşı ile göğüs göğüse çarpışmada başarı elde edemeyen ABD, atom bombası dışında her türlü silahı deniyor Vietnam’da. Buna kimyasal silahlar da dahil.

    Bu kimyasal silahların en tehlikelisi ise “Agent Orange”. Yani “Kavuniçi Ajan”. O güne kadar yapılmış en etkili kimyasal silah olarak bilinen Agent Orange’ın adı Vietnam’a sevkinde kullanılan bidonlardan geliyor. Kavuniçi çizgili bidonlarda saklandığı için adı Agent Orange. Çok azı bile anında ölüme sebebiyet veriyor. Sonrasında ise toprakta kalmaya devam ettiği için nesiller boyu sürecek sakatlıklara yol açıyor. Şu anda Vietnam nüfusunun yüzde 20’sinin sadece bu kimyasal silaha dayalı nedenlerle sakat olduğu tahmin ediliyor. Amerika’nın 1961’den başlayıp giderek yoğunlaşan miktarda kullandığı bu Agent Orange, niyeyse ancak ve ancak Vietnam Savaşı sona erdikten sonra Birleşmiş Milletler’in aldığı bir kararla“yasaklanıyor”.

    Ama etkisi Vietnam’da hâlâ sürüyor. Vietnam’da hem Saygon’da hem de Hanoi’da büyük birer savaş müzesi var. Vietnamlılar bu müzelerde hem Amerikalılardan elde ettikleri uçak, helikopter, tank, top gibi silahları sergiliyorlar hem de kimyasal silah vahşetini bütün açıklığıyla gözler önüne seriyorlar.

    [​IMG]

    GAZETECİLER HAİN MİDİR?

    Vietnam Savaşı’nın bir başka kahramanı ise gazeteciler. Farklı milletlere mensup gazeteciler, ABD’nin Vietnam’daki vahşetini dünyaya duyuruyorlar. Zaten pek çoğu da savaş sırasında ölüyor bu gazetecilerin. Mermi isabet etmiş fotoğraf makinelerini müzede görmek mümkün. Amerikalı gazetecilerin bazıları da bu savaşta ABD’nin işlediği insanlık suçlarını ABD halkına duyurup savaşın bitmesinde ve ABD’de savaş karşıtı kamuoyu oluşturmada çok etkili olmuşlar. O gazetecilere o gün ABD’de bazıları “Vatan haini” demiş midir bilmiyorum. Muhtemelen demişlerdir ama insanlık ayıbına ortak olmaktansa birileri için hain olmak daha iyidir herhalde. Saygon’daki bir başka önemli yer ise eski başkanlık sarayı. Vietnam Savaşı, Kuzey Vietnam’a ait 2 tankın bahçe kapısını yıkarak bu saraya girdiği gün resmen bitmiş sayılıyor.

    [​IMG]

    VE BAŞKENT HANOİ

    Ve Saygon’dan 1.5 saatlik uçuşla Hanoi’ye gidiyoruz. Vietnam Havayolları, bir THY değil elbet ama gayet başarılı. Vaktinde kalkıp vaktinde iniyoruz.

    Ve Hanoi Havalimanı’ndan Hanoi kentine doğru ilerliyoruz. Yolda Vietnamlıların çok övündüğü bir “mozaik” duvar var. 4 kilometrelik uzunluğuyla Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş. Gerçekten çok hoş. Bazı bölümlerini sanatçılar, bazı bölümlerini ilkokul çocukları çizmiş. Seramik ve mozaik ustaları uygulamayı yapmış. Rengârek, keyifli bir yol kenarı duvarı.

    [​IMG]

    HANOİ, GÖRDÜĞÜM EN GÜZEL ŞEHİRLERDEN

    Hanoi, modern bir şehir ama Saygon gibi değil. Daha sakin, daha temiz. Kent merkezinde yüksek yapılaşma yok. Kentin içinde çok sayıda Fransız döneminden kalma kolonyal mimaride binalar var. Hepsi temiz, hepsi bakımlı. Pek çoğu bugün kamu binası olarak kullanılıyor. Hayatımda gördüğüm en yeşil başkent Hanoi. Bir gölün çevresinde, yaşanılası bir şehir. İlk durağımız çok eski bir Budist tapınağı.

    HEYKELİN İÇİNDE ÖLÜ RAHİP VAR

    Üç farklı bölümden oluşan 800 yıllık bir tapınak. Gölün kıyısında bir sükûnet mekânı. Bu tapınağı gezerken çok ilginç bir şey öğreniyorum. Genelde öyle midir bir fikrim yok ve bu konudaki sorularıma yanıt alamadım ama bu tapınakta yaşlanıp ölen rahiplerle ilgili bir gelenek varmış. Eğer rahip oturduğu yerde ölürken sağa veya sola devrilirse yakılıyormuş. Yok eğer öldükten sonra devrilmez ve oturduğu pozisyonda kalırsa, diğer rahipler hemen bu rahibin ölüsünü önce balmumuyla sıvıyorlar, ardından alçıyla kaplayıp heykel haline getiriyorlar ve kuruduktan sonra da boyuyorlarmış.

    Sonra da rahibin bedenini, tapınaktaki Budist rahip heykellerinin arasına koyuyorlarmış. Gördüğüm heykellerden bazılarının içinde, yüzlerce yıl önce ölmüş rahiplerin bedenlerinin bulunma olasılığı biraz garip. Hepsini inceleyip hangisinin içinde ölü bir rahip olduğunu anlamaya çalışıyorum.

    Dokunmak yasak. Yoksa elimle iki fiske atıp işi çözeceğim.

    KURUCUYA SAYGI

    Ardından ülkenin kurucusu Ho Chi Minh’in mozolesine gidiyoruz. Ho Chi Minh’in ölümünden sonra kendisine bir anıtmezar yapılmaması konusunda vasiyeti varmış. “Beni yakın, küllerimi ülkenin dört bir yanına atın” dermiş. Savaş bitmeden önce ölmüş. Ölünce de vasiyetini dinleyen olmamış.

    Kendisine bir mozole yapmışlar. Önünde askerler nöbet tutuyor. Nöbet değişim törenleri çok hoş. Vietnamlılar da Türkler gibi biraz. Asker millet havası var üzerlerinde. Ho Chi Minh’in mozolesinin hemen arkasında ise “tek sütunla pagoda” var. Çocuk isteyen bir Vietnam hükümdarı, kendisine bir çocuk veren eşine aşkını göstermek için tek sütun üzerine minik bir pagoda ve çevresine de küçük havuz irisi bir göl yaptırmış. Ardından gelenler bu pagodayı yıkmışlar ama sonra yine yapılmış. Biz gezerken de restore ediliyordu. Ben pagodadan çok şık bir kameriyeye benzettim.

    [​IMG]

    ÇEKÇEKLE ŞEHİR TURU

    Ardından bir Vietnamlının sürdüğü bisikletin önüne kondurulmuş 2 kişilik çekçek benzeri araçlarla Hanoi turu atıyoruz. Kenti görmek, yaşamak için en iyi yöntem. Keyifle geziyoruz ama kızım sorun çıkarıyor. Trafiğin sıkıştığı bir anda bir bakıyorum; çekçekten inmiş, benim yanımda yürüyor.

    “Hayırdır?” diyorum. “Baba çok ayıp! Adam kullanıyor yoruluyor, biz oturuyoruz. Kıyamadım adama, yürümeye karar verdim” diyor.

    “Kızım, biz bunlara binip gezmesek bu adam para kazanamaz. Para kazanamayınca çocuklarını doyuramaz, okula gönderemez. Hepimizin bir işi var. Onun da işi bu. Asıl binmezsen üzülür adam” diyorum. Pek ikna olmuyor ama yine de çekçekine geri dönüyor. Kapalıçarşı, Mahmutpaşa benzeri yerlerden geçiyoruz. Yollar cıvıl cıvıl kalabalık. Halk güler yüzlü.

    SENATÖR MCCAIN SAVAŞ ESİRİ

    Göle akan akarsulardan birinin üzerindeki köprüden geçiyoruz. Bir plaket gözüme çarpıyor. Meseleyi hemen öğreniyorum. ABD’li Cumhuriyetçi Senatör McCain, Vietnam Savaşı’na pilot olarak katılmış. Ve gözü pek bir pilot olduğu için de uçağıyla Hanoi’ye kadar gelmiş, bombalarını bıraktıktan sonra Kuzey Vietnam uçaksavarları tarafından vurulup düşürülmüş. Uçağı köprünün 100 metre gerisinde nehre düşmüş. Hemen alıp hapsetmişler.

    Babası da ABD ordusunda general olduğu için kullanmak istemişler. AncakMcCain’in babası, “Diğer askerler nasıl esirse oğlum da öyle esir kalacak” demiş.McCain, 2 yıl Kuzey Vietnam’ın elinde esir kalmış ve savaş bitince salıverilmiş. Düşen uçağı da yıllarca o noktada kalmış. McCain başkan adayı olunca Vietnamlılar da uçağını alıp müzeye koymuşlar. Yerine de bir minik plaket.

    AMAN GİTMEYİN

    Akşam su kuklası tiyatrosuna yer ayırtmışız. Hanoi Gölü’nün hemen kıyısında güzel bir bina. Su kuklaları gösterisine 5 dakika falan dayanabiliyoruz.

    Hemen kaçıyoruz. Allah’tan tiyatro binasının hemen üzerinde bana göre Hanoi’nin en güzel lokantası var. Lokanta şık ötesi. Ancak o gece özel bir davet nedeniyle müşteri almıyorlar. Uzun yalvarmalarım sonucu girişte bir masaya oturuyoruz. Mönü geliyor. 50 sayfa falan. Yine yemek konusuna gelmişken söyleyeyim; Vietnam’da her yerde köpek eti yendiği bir safsata. Evet köpek eti servis eden lokantalar da var ama pek ender. Merak etmeyin, farkında olmadan köpek eti falan yemezsiniz. Gelelim mönüye.

    KUŞ YUVASI ÇORBASI

    Vietnam ve Japon mutfağının her türlü yemeği var. Benim gözüme “kuş yuvası çorbası” takılıyor. Muhtemelen duymuşsunuzdur, uçurumlara ve mağaralara yuva yapan kırlangıçların yuvaları toplanıp bunlardan bir çorba yapılıyor ve neredeyse 1000 yıllık geçmişi olan bir yemek. Ben hemen bundan sipariş ediyorum. Üzerine de köpekbalığı yüzgeci. Bu seçimlerim sıkı bir hayvansever ve vejetaryen olan kızım tarafından uzun uzun protesto ediliyor. Bense sadece isimlerini duyduğum bu iki yemeği denemek istiyorum. Kavgamız yemek boyu sürüyor. Yemekten sonra göl kıyısında yürüyüşe çıkıyoruz. Binlerce Vietnamlı sahile yayılmış. Izgara yapan da var, balık tutan da, dondurma yiyen de, çekirdek çitleyen de! Herkes huzur içinde, hava 24 derece. Hafif bir rüzgâr esiyor gölden. Huzur içindeyim. Tartışma yok. Haber yok. Keyif var, rahatlık var. Ardından otelimize gidiyoruz. Kent merkezine 5 kilometre mesafede. Tertemiz, çok şık. Gece yarısına yaklaşmış bir saat ve yollar Saygon’daki kadar olmasa da yine on binlerce mopedin arı vızıltısı gibi sesleriyle dolu... Ertesi gün doğa harikası Halong Körfezi’ne gideceğiz. Hem de uzun bir karayoluyla. Pirinç tarlalarının, patlama yapan sanayi tesislerinin, gelişen Vietnam’ın içinden geçeceğiz.


    Vietnamlılar da Türkler gibi, asker millet havası var üzerlerinde
     
  4. tambjk

    tambjk Misafir

    Kayıt:
    9 Mayıs 2014
    Mesajlar:
    1.922
    Beğenilen Mesajları:
    158
    20 milyon yıllık doğa harikası: Halong Körfezi



    [​IMG]

    Halong Körfezi, dünyada sadece birkaç yerde görülen jeolojik bir oluşum aslında. Küba’da Pinar del Rio’yu anlatırken söz ettiğim gibi. 20 milyon yıl kadar önce okyanus plakasının Asya plakasının altına girmesiyle yukarı doğru itilen kabuk, bu karstik kayaları sudan dışarı çıkarıyor ve bir benzeri Filipinler’de olan ilginç manzarayı oluşturuyor. Halong Körfezi’nde 2 bine yakın bu şekilde sudan fışkıran ada bulunuyor

    DÜNÜ Vietnam’ın başkenti Hanoi’de noktaladık ve bugün doğa harikası Halong Bay’e, Türkçe’si Halong Körfezi’ne gideceğiz dediysem de, Hanoi turumuzu tamamlamadan yola çıkmak yok.

    EDEBİYAT İÇİN TAPINAK

    Ve gitmemiz gereken en önemli yerlerden biri de Edebiyat Tapınağı. Aslına bakarsanız “Bilim ve Edebiyat Tapınağı” demek daha doğru olabilir. 1070 yılında yapılmış ve Konfüçyüs’e adanmış bir tapınak. Tapınaklıktan daha önemli işlevi ise bir tür “yüksekokul” olması.

    Büyük bir parkın orta yerinde, geniş bir kapıdan giriyorsunuz. Birbirini takip eden 5 avlu var. Giriş avlusundaki 4 büyük havuz, bilginin yansıtılmasını ve duruluğu temsil ediyor. İkinci avluda hem derslikler var hem de bir pagodanın altında büyük taş bloklar üzerine, okulu bin küsur yıldır başarıyla bitirenlerin isimleri kazınmış.

    [​IMG]

    Bir sonraki avluda büyük bir tapınak. Arkasındaki avlularda ise öğretmen rahiplerin ve öğrencilerin yaşam alanları. Hepsi çok etkileyici. Bilgiye verilen önemi göstermesi açısından da çok değerli. Hanoi’de hâlâ üniversiteyi bitiren gençler, diplomalarını alır almaz “Edebiyat Tapınağı” na gidiyor ve eğitimlerini tamamlamış olmalarını burada kutluyorlar.

    Hanoi o kadar güzel bir şehir ki, “Nerede yaşarsın?” sorusuna cevap olabilir. Ben bu şehirde yaşarım arkadaş! (Şimdi bazıları “Hadi defol git, orada yaşa” diyeceklerdir. Bilsinler ki onlara inat gitmiyorum.)

    Hanoi’den sonraki durağımız Vietnam’ın en önemli turistik merkezlerinden biri olan Halong Körfezi. Halong Körfezi’nin nasıl bir yer olduğunu James Bondfilmlerinden bilebilirsiniz. Gerçi filmin çekildiği yer Filipinler’deki Palawan Körfezi ama Halong Körfezi de oranın tıpkısının aynısı:))

    Ama durun, daha uzun bir yol gideceğiz ve yolda anlatacaklarım var. 4 saat boyunca yoldayız. Sıkılmayasınız diye.

    KIRSAL VİETNAM

    Hanoi’den çıkınca birdenbire Vietnam’ın kırsal alanına geçiyoruz. Aslında görüntüler Türkiye’ye çok benziyor. Saygon’a göre kuzeyde olduğumuz ve daha da kuzeye, Çin sınırına doğru gittiğimiz için tropik manzara azalıyor, farklı bir yeşillik başlıyor.

    Önce evler azalıyor, ardından göz alabildiğine pirinç tarlaları başlıyor. Kurak mevsimde olduğumuz için tarlalar su altında değil. İlgimi çeken ise her tarlanın köşesindeki kimi minyatür pagoda, kimi farklı tarlalarda yapılmış küçük binacıklar.

    [​IMG]

    ÖLÜLER TAŞINIYOR

    Meğer bunlar mezarmış. Her aile ölülerini kendi tarlasına gömüyor. Ancak ölüm sonrası âdetleri biraz garip. Aile büyüğü önce toprağa gömülüyor.

    1 yıl sonra, ama tam 1 yıl sonra ailenin gençleri, bir gece yarısı ölünün gömüldüğü yere gidiyor. Ölünün kemiklerini mezardan çıkarıyor, temizliyor ve tüm kemikleri o tarlaların ortasında gördüğümüz pagoda benzeri mezarlara gömüyorlar. Bu işlemin 1 gecede bitirilmesi şart. Yani aslında ailenin tüm ölüleri sonunda aynı mezarda toplanıyor. Rehberimiz, “Ben de yaptım. Çok zor bir iş”diyor.

    HER YER FABRİKA

    Bir süre yol aldıktan sonra dev bir “organize sanayi bölgesi”nin önünden geçiyoruz. Aklınıza gelen tüm Güney Kore markalarının, LG, Samsung gibi markaların dev üretim tesisleri sıralanıyor. Arada büyük Japon markalarını da görüyoruz. Canon’un, Toshiba’nın dev fabrikaları.

    Her 50-60 kilometrede bir bu manzara tekrarlanıyor. Rehberimiz, “Bunlar son 15 yılın eseri. Önce tekstille başladık. Tekstilde hâlâ büyük üretim yapıyoruz ama şimdi artık elektronik ve otomotivde de yabancı yatırımlar geliyor. Kaliteli bir işgücünü eğitimle oluşturduk. Rekabetçi bir emek fiyatına sahibiz. Her yerden sermaye akışı var” diyor övünerek.

    [​IMG]

    BÜYÜME REKORTMENİ

    Vietnam, yıllardır büyüme rekoru kırıyor. Sürekli olarak yüzde 7 civarında bir büyüme gösteriyor. Nedeni burada görülüyor. Fabrikalar bitince yine pirinç tarlaları başlıyor ve zamanın durduğu manzaralarda, pirinç tarlalarında o geleneksel hasır şapkalarıyla çalışanları görüyoruz.

    Pirinç de emek isteyen bir tarım ürünü. Önce minik bahçelerde fideler üretiliyor. Sonra bu fideler son derece düzgün bir sıralamayla tarlaya dikiliyor.

    Vietnam’da bir tarladan yılda 4 kez pirinç mahsulü alındığını öğreniyoruz. Bu arada sık sık termik santrallarla karşılaşıyoruz. Maden ocaklarına giden yolları görüyoruz.

    BU VİETNAMLILAR NİNJA OLMALI

    Halong Körfezi’ne yaklaşırken büyük oteller ve bunların arasında kumarhaneler gözümüze çarpıyor. Bu bölge yakın zamana kadar Çinli turistlerin en önemli destinasyonlarından biriymiş. Ancak Çin hükümetinin getirdiği kısıtlamalar nedeniyle turist sayısı çok düşmüş.

    Birkaç yıl önce Halong Körfezi’ne yılda 3 milyona yakın Çinli gelirken şimdi bu sayı birkaç yüz bini bile bulmuyormuş. “Niye?” diye soruyorum.

    Rehberimiz anlatıyor.

    “Çünkü Çin’le savaşın eşiğindeyiz. Açık denizdeki petrol yatakları yüzünden aramız açıldı.” Gülüyorum.

    “Kalabalıklar. Sizin için zor olur.”

    Rehberimiz ciddiye alıyor ve başlıyor nutuk çekmeye. “Onların 5 milyonluk bir ordusu var. Bizim ordumuz 800 bin ama kısa sürede biz de 5 milyonluk bir ordu toplarız. Çin’i doğduğuna pişman ederiz” diyor. Ardından deniz kuvvetlerinin gücünden, yakında denize indirilecek yeni donanmanın yeni gemilerinden söz ediyor.

    Anlıyorum ki, Vietnamlıların her biri bir Ninja. Ki zaten Çin’e ilk kafa tutmaları da değil.

    [​IMG]

    KAMBOÇYA’YI KURTARAN VİETNAM

    Hadi yeri gelmişken ona da değinelim. Vietnam Savaşı sona erdikten ve iki Vietnam birleştikten sonra Vietnam, komşu Kamboçya’daki bir büyük katliamı engellemek için devreye giriyor. 1970’lerde Kamboçya’da Pol Pot ve onun Kızıl Kmerler’i egemen.

    Pol Pot dediğin eli kanlı bir diktatör. Ama bir de manyak. Hakiki zırdeli. Gerillalarıyla birlikte ülkeyi ele geçirdikten sonra kendi ülkesinde tarihin gördüğü en büyük katliamlardan birini başlatıyor. Ülkede eğitimli kim varsa hepsini öldürüyor.

    Detayını yarın Kamboçya’yı anlatırken yazarım ama gözlük takanı bile “Bu kesin okumuştur” diye öldürtüyor. Tam rakam bilinmiyor ama tahmini olarak 4 milyon“okumuş yazmış” Kamboçyalı, kendi rejimi tarafından öldürülüyor.

    Pol Pot ülkesini kıyımdan geçirirken “medeni dünya” izlemekle yetiyor. Kimsenin gıkı çıkmıyor. Çin ise zaten Kızıl Kmerler’in ve Pol Pot’un destekçisi. Ama Vietnam diye kahraman insanların ülkesi var.

    VİETNAM’IN GÜCÜNÜ TEST EDEN YOK

    Kendi içinde huzura erince Vietnam, Pol Pot’a “Dur” demeye karar veriyor. Çin,“Karışamazsın” diyor. Vietnam dinlemiyor. Ordunun bir kısmını Çin sınırına diziyor, diğer bir bölümünü Kamboçya’ya yolluyor. Pol Pot’u deviriyor, müdahale etmek isteyen Çin’i de durdurup geri postalıyor. Pol Pot’u devirdikten sonra da Kamboçya’yı Kamboçyalılara geri verip çıkıyor.

    İşte Vietnam böyle bir ülke. “Kimse gücümüzü test etmeye kalkmasın” falan demiyor. Zaten herkes Vietnam’ın “delikanlılığının test edilmeyeceğini” anlamış.

    ELDE KALAN VİLLALAR

    Sonunda Halong Bay Marinası’na varıyoruz. Kocaman bir marina. Ama ticari teknelerden başka bir şey yok. Bizi de misafir edecek tekneler boy boy sıralanmış. 20 metreden 50 metreye kadar. Marinanın hemen yanında şahane, çok modern villalar inşa edilmiş. Çinliler alsın diye. Gerçekten çok güzeller. Rehberimize “Ne bunlar?” diyorum.

    Zengin Çinlilere satmak için yapmışlar. Çin’le işler bozulunca elde kalmış hepsi.“Kaç liraya satıyorlardı?” diye soruyorum. “En büyükleri 800 bin dolardı. Ama şimdi 500 bine falan rahat alırsınız” diyor. 700-800 metrekarelik Halong manzaralı villalar.

    MISSISSIPPI GULETİ

    Sonra teknemize geçiyoruz. Geceyi denizde bu teknede geçireceğiz. Bizim guletler ile Mississippi’deki nehir tekneleri arası bir şey.

    Altı gulete benziyor, üstü nehir teknelerine. Üst katta bir açık güverte. Orta katta ve alt katta yatak odaları var.

    Teknenin gövde kısmında ise personel yaşıyor. Odalar kocaman, banyolu, tuvaletli, balkonlu, yerlere kadar camlı, deniz manzaralı. Yola çıkıyoruz. Teknenin aşçısı, bize Vietnam ve bilcümle Uzakdoğu yemeklerini yapma dersi veriyor. Daha sonra körfezin ortasına geliyoruz ve demir atıyoruz. Yüzen balıkçı köyleri ve inci çiftliklerini dolaşmaya gidiyoruz. Küçük kayıklarla.

    İnci çiftliklerinde yapay inci üretiliyor. Balık çiftliklerinde ise yakaladıkları balıkları denizin içinde ağlarda saklayıp büyütüyorlar. Sonra da pazara götürüp satıyorlar. Ancak paraya ihtiyaçları yok. Kazandıklarının hepsini ilerideki olası sağlık sorunları için biriktirirmiş bu balıkçılar, onu öğreniyoruz. Balıkçı köylerinde bol miktarda minik minik köpekler var.

    Bizim kız, köpeklerle yerlerde yuvarlanıyor. Bu arada minik köpeklerden biri bizimkini hafifçe ısırmış ama sonra fark ediyoruz. Köpeğe kızarız ve oynamasını engelleriz diye ısırıldığını çaktırmamış. Eşime, “Korkma, denizin ortasındaki köpekte kuduz muduz olmaz” diye güven veriyorum.

    2 BİNE YAKIN ADA VAR

    Halong Körfezi, dünyada sadece birkaç yerde görülen jeolojik bir oluşum aslında. Küba’da Pinar del Rio’yu anlatırken söz ettiğim gibi. 20 milyon yıl kadar önce okyanus plakasının Asya plakasının altına girmesiyle yukarı doğru itilen kabuk, bu karstik kayaları sudan dışarı çıkarıyor ve bir benzeri Filipinler’de olan ilginç manzarayı oluşturuyor. Halong Körfezi’nde 2 bine yakın bu şekilde sudan fışkıran ada var.

    Ta Avrupa’dan buraya kendi tekneleriyle gelmiş birkaç kişi görüyoruz. Hava uygun ama deniz hiç çekici değil. Seyretmekle yetiniyoruz.

    Bu büyük kayalıkların bazılarında mağaralar var. En büyüğünü geziyoruz. Bazı bölümleri Ayasofya’nın kubbesinden bile büyük. Dev mağaralar.

    Kimbilir belki de, bir cami de Vietnam’a yapmak istersek uğraşmaya gerek yok. Doğa ana hediye etmiş gibi... Sayfada gördüğünüz selfie’yi bu mağaranın girişinde çektim bilesiniz.

    YARIN TOMB RAIDER OLACAĞIM

    Teknede keyifli bir akşamın ardından yataklarımıza çekiliyoruz. Gece şahane. Gökyüzünde yıldızlar hiç görmediğim kadar çok. Yarın Kamboçya’ya gideceğiz. Dünyanın en büyük tapınağını dolaşacağız.

    Ertuğrul Özkök, Etiyopya’da “Kutsal Sandık”ın izini sürüyor. Ben de Angkor Wat’ta Angeline Jolie’nin izini süreceğim. Bugünlük bu kadar yeter. Yarın Fatih Altaylı The Tomb Raider...


    20 milyon yıllık doğa harikası: Halong Körfezi
     

Sayfayı Paylaş